14 Ekim 2009 Çarşamba

Hyperion

Onlar odaya girer girmez Alabanda çelik bir yay gibi yerinden fırladı. İçlerinden biri : "Seni arıyorduk!" dedi.
O gülerek: "Dünya toparlağının ta merkezine gidip saklansam, siz yine beni bulup çıkarırdınız" dedi. Sonra bana döndü: "Onlar benim dostlarım!" dedi.
Beni oldukça sıkı bir göz hapsine almış gibiydiler. Alabanda bir zaman sonra beni göstererek: "İşte dünyayı düzenli görmek isteyenlerden biri daha!" dedi.
Üçünden biri sordu: "Bunu ciddi mi düşünüyorsun?"
"Dünyayı düzenlemek şakadan olmaz" dedim.
"Bir sözle çok şey söyledin" dedi bir tanesi.
Diğer biri: "Sen de bizdensin!"
"Siz de böyle mi düşünüyorsunuz?" diye sordum.
"Düşündüğümüzü değil, yaptığımızı sor" cevabını aldım.
"Peki, ya bunu sorarsam?"
"O zaman sana deriz ki: Biz dünyaya düzen vermek için yaşıyoruz. Tarladan taşları ayıklıyor, sert toprak kümelerini kürekle ufalıyor, saban elimizde yollar açıyor, zararlı otları ta kökünden yakalıyarak, ta kökünden koparıyoruz. Onları fırlatıp atıyoruz, ta ki güneşin yangını onları kurutsun ve öldürsün."
"Mahsul almak için değil" diye ötekisi atıldı. "Ektiğimizi biçmek için geç kaldıki onun yetiştiğini biz görmiyeceğiz."
"Günlerimizin akşamını yaşıyoruz. Yanıldığımız çok oldu. Fazla umduk ve az iş gördük. Atılmayı düşünmeye üstün tuttuk. Çabuk başarıya can attık ve talihe güvendik. Sevincin ve acının lafını çok ettik, ikisini de sevdiğimiz, ikisine de hınç beslediğimiz oldu. Kaderle oynadık, o da bizimle aynı şeyi yaptı. Onun eliyle tahtlara yükseldik, onun eliyle avuç açan derekeye alçaldık. Ateşli bir buhurdanı savurur gibi bizi elinde savurdu, biz de yandık, alev saçtık ve kömürümüz kül oldu. Artık talihin yahut talihsizliğin lafını etmiyoruz. Hayat ortasının, ılınan ve yeşeren yerlerin üstüne yükselmişiz. Ama gençlik bunun daha zoruna da dayanabilir. Soğuk kılıç kızgın metalden dökülür. Yanıp kül olmuş, ölü yanardağların yerinde de iyi meyva yetişirmiş, derler."
Diğeri biraz telaşlı: "Kendimizi düşünerek söylemiyoruz bunu" dedi. "Sizi düşündüğümüz için söylüyoruz! Biz insandan sevgi dilenmiyoruz. Onun kalbine, isteğine ihtiyacımız yok. Çünkü o zaten bize cephe almış yönde değil, çünkü zaten her şey bizim yönümüzde. Çılgınlar ve akıllılar, sade düşünceliler ve bilginler, kabalığın ve olgunluğun bütün kötülükleri ve bütün iyilikleri hepsi de zorlanmadıkları halde bizim emrimiz altında ve bizim gayemiz için çalışır - yalnız, istedik ki biri de çıksın ve bunun zevkine varsın. İşte bundan ötürü binlerce kör yardımcının içinden en değerlilerini arıyoruz ki; bunları gören yardımcılar haline getirelim, - yok eğer kurduğumuz binanın içinde oturmayı isteyen çıkmazsa bu da bizim kabahatimiz ve bizim zararımız değildir. Ektiğimiz yerlerde biçmek isteyen yoksa bunda kabahat bizim mi? Meyvası çamura düşüyor diye ağaca mı lanet edilir? Çok kere kendi kendime, boşuna çabalıyorsun dediğim oldu, ama yine de o günkü işimi görmekten yılmadım".
Sezgili duyguma duvarlar sanki haykırıyordu: "Seni kandırıyor bu adamlar". Duman içinde boğulası gelmiş de kendini dışarı atmak için kapıları ve pencereleri kırıp parçalamaya davranan bir adam kadar ben de havaya ve serbestliliğe susamıştım.
Ne garip bir ruh haleti içinde bulunduğumu onlar da anladılar ki az sonra sustular. Beraber olduğumuz handan dışarı fırladığım zaman, gün ağarıyordu. Sabah rüzgarının esişi, bana yanan bir yaraya sürülen bir merhem gibi geldi.
Alabanda'nın alayı beni zaten sinirlendirmişti, esrarengiz dostlarını gördükten sonra onun hakkında ne düşüneceğimi büsbütün şaşırdım. "O fena bir adam!" diyordum. "Evet, fena bir insan. Sınır tanımayan güveninden sana bahsetsin de sonra böyle adamlarla düşüp kalksın ve bunu senden saklasın".
Sevgilisinin gizlice bir fahişe ile yaşadığını haber almış bir yeni gelin gibiydim.
Ah, bu acı, insanın bir evlat gibi göğsüne basarak beslediği, bülbüller gibi şakıyarak uyutmaya çalıştığı acılardan değildi. Bu acı, dizlerden ve bacaklardan yukarı insanfsızca tırmanan ve insanın her yanını birden kavradıktan sonra zehirli dişlerini göğsünden çıkarıp ensesine geçiren kızmış bir yılana benziyordu, beni böylece o korkunç kollarının arasına almıştı. Dayanabilmek için olan biten cesaretimi topladım ve geniş düşünmeye çalıştım, buna geçici bir zaman için muvaffak da oldum. Ama bu ara gücüm de öfkeye yetecek kadar artmıştı. Alev almış bir yangını söndürür gibi içimdeki sevgiyi, bir tek kıvılcımı kalmamacasına söndürdüm.
"Bunlar onun adamları" diye düşünüyordum. "O mutlak, mutlak bu adamlarla beraber sana kötülük etmeyi düşünüyordu. Senden ne istiyordu zaten? Senden, senin gibi bir hayalciden beklediği ne olabilirdi? Ah, neden karşıma çıktı? Kendi gibi olmayanlara yaklaşmak onlarca bir zevk olmalı. Ahırlarında bir de böyle değişik, yabancı hayvan bulunsun istediler!"
Ama, onunla ne anlatılamayacak kadar bahtiyar yaşamıştım, kolları arasında kendimden geçtikten sonra nasıl gönlüm yenilmezlik duygularıyla dolu uyanırdım, kaç kereler onun ateşinde çelik gibi sertleşmiş ve arınmıştım!

...
...

Bozguna uğramış zekamın bütün gücüyle düşünüyor, onu önce itham sonra müdafaa ediyor, sonra tekrar daha merhametsizce itham ediyordum. Hislerime boyun eğmek istemiyor, biraz açılayım diye uğraşırken, büsbütün kapanıyor, ümitsizleniyordum.

Yediğim yumrukların gözümde açtığı yaralar, ah, zaten ancak iyiliğe yüz tutmuş bulunuyorlardı, bu gözün şimdi daha sağlam bakışlı olmasına imkan var mıydı?

*Hölderlin - Hyperion syf.53-59 çev. Melahat Togar 1943 MEB yay.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder